ULUSLAR ARASI İNSAN HAKLARI BEYÂNNÂMESİ VE TEMSİL EDİLMEYEN MİLLETLER...

Tarih : 10/12/2014 19:12

ERKİN ALPTEKİN

10 Aralık 1948 tarihinde Uluslararası İnsan Hakları Beyannamesi ilan edilmişti. O zamandan bu yana yarım asırdan fazla bir zaman geçti. Soğuk Savaş ortadan kalktı ve yeni bir dünya düzeni tartışılmakta. Ancak yine de milyonlarca millet, halk ve azınlıklar hala siyasî baskı, kültürel asimilasyon, ekonomik sömürü, ekolojik kayıplar, ırkî ayrımcılığı ve hatta soykırıma maruz  bırakılmaktadır.

Tüm bu trajediler; adalet, eşitsizlik ve insan onurunu koruması üzerine kurulan, Birleşmiş Milletlerin varlığına rağmen nasıl hala devam edebilmektedir? Bunun birçok sebepleri mevcut, bunların içinden önemli gördüğüm bazılarının üzerinde durmak istiyorum.

Dünyada şu an yaklaşık 6.500 millet, halk ve azınlık bulunduğu tahmin edilmektedir. Bunlardan sadece 200’den azı Birleşmiş Milletlerde temsil edilmektedir. Birleşmiş Milletler, milletlerin değil, devletlerin birleştiği bir yerdir. Kalan kısmı mevcut devletlerin sınırları içerisinde, isteyerek ya da istemeyerek yer almaktadır.

Temel insan haklarını elde etmeye çalışan bu Birleşmiş Milletler de temsil edilmeyen milletleri koruyan bir unsur yoktur. Sıkıntılarını, isteklerini ve özlemlerini dile getirebilecekleri uluslararası bir platform mevcut değildir ve Birleşmiş Milletlerde seslerini duyurabilecek imkanları çok kısıtlıdır.

Esas görevi kendi yönetimi altındaki bu millet, halk ve azınlıkların çıkarlarını korumak, geliştirmek ve temsil etmek olan devletler, genellikle bu görevlerini yerine getirmemekte ve çoğu zaman onlara düşman muamelesi yapmaktadırlar. Bu nedenle, temsil edilmeyen milletlerin birçoğu bu baskıcı devletleri kendilerinin tek meşru temsilcisi olarak tanımamaktadırlar.

Çoğu zaman devletler kendi yönetimi altındaki bu milletlere baskı uygulamak veya onları denetlemek için ellerinde bulunan her imkanı, vicdan azabı duymaksızın kullanmaktadır. Bu muhatapsızlık ve temsil edilmeyen milletlerin ihtiyaç ve isteklerini ciddiye almamak, aslında anında müdahaleyle önlenebilecek olan şiddet ve çatışmaların tırmanmasına yol açmaktadır. Birleşmiş Milletler ve Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı içerisinde çatışmaları önlemek için bulunan standart mekanizmalar, temsil edilmeyen milletler için genellikle mevcut değildir. Üstelik, milli egemenlik ile ilgili meselelerde devlet için önleyici davranmasını sağlayacak olan siyasî iradenin yoksunluğu, Birleşmiş Milletlerin girişimlerde bulunmasını sınırlandırmaktadır. Milli egemenlik, dünyada insan haklarının korunmasında büyük bir engeldir. Milli egemenliğin prensip ve uygulamaları uluslararası hukukun merkezî noktası olmaya devam ettiği müddetçe, hiçbir uluslararası organ, belirli bir devletin sınırları içerisinde insan haklarını doğru bir biçimde izlenmesini sağlayamaz.

Birleşmiş Milletler sözleşmesinin kendisi, milli egemenliğin vazgeçilmez önemini kapsamaktadır. Kendi insanlarının en temel haklarının büyük ihlalcisi olabilen bir devlet, vatandaşlarının refahının kendi sorumluluğu olduğunu ve hiçbir uluslararası kurumun kendi içişlerine karışamayacağını iddia edebilir. Böylesine bir tutumu benimseyen bir devlet, çoğu kez yaptığı gibi, Birleşmiş Milletler sözleşmesine sığınabilir. Son 50 yıldan beri, küçük ve büyük, farklı ideolojilere sahip birçok devlet kendisini uluslararası örgütlerin insan hakları kayıtlarıyla ilgili eleştirilerinden korumak maksadıyla milli egemenlik kalkanını kullanmıştır.

Hatta birçok devlet, Uluslararası İnsan Hakları Beyannamesinin aslında Batıya ait bir belge olduğunu, köklerinin Doğuya yabancı olan değerlere uzandığını iddia etmek suretiyle insan haklarının evrenselliğini sorgulamaktadır.

Aslında Doğudaki insanların Batıdakilerle aynı haklara sahip olmaması gerektiğini ileri sürmek aşağılayıcı bir görüştür. Değişik kültürlerin farklı siyasî değerleri beslediği muhakkaktır. Ancak yüzyıllar boyunca dünya evrensel isteklerini ifade eden uluslararası kodlar geliştirmiştir.

Çin’in insan hakları konusundaki görüşü mantığa en aykırı olanıdır. Marksist prensiplerin evrensel geçerliliğini telkin eden bir komünist ülke, hapishane kamplarında sömürülen işçileri koruyan, iç muhaliflerinin haklarını ve idaresi altındaki Doğu Türkistan, Tibet ve İç Moğolların insanca yaşama isteklerini destekleyen prensipleri reddetmektedir. Bu durum çoğu zaman Birleşmiş Milletleri ikilemin içine sokmuştur.

Sözleşme içinde yer alan konulara müdahale etmeme sözünü vermişken, Uluslararası İnsan Hakları Beyannamesinde açıkça ifade edilen insan haklarına saygı göstermeyi nasıl başaracak? İlki, Birleşmiş Milletlerin elde etmeye çalıştığı bir ideali yansıtıyor, ikincisi ise kabul etmesi gereken bir gerçeği temsil ediyor. ABD’nin Irak’taki rolü, milli egemenliğin gösterilmek istenildiği gibi başa çıkılmaz bir engel olmadığını ortaya koyuyor. Birleşmiş Milletler bünyesindeki bir karar verme sürecinde büyük etkisi olan ana güçler, belirli bir ülkede insan haklarını zarurî kılmak isterlerse, dünyadaki hiçbir kuvvet onları durduramıyor. Bazı durumlarda insan haklarını zarurî kılan ve diğer durumlarda da göz ardı eden bu kararlılıktır ki, bu da gerçek sorunu teşkil etmektedir.

Bu çifte standart milli egemenlik sorunuyla uğraşmaktan çok daha zor bir durumdur. Bu zor ortamda ve çevrelerde insan haklarının korunmasında uygulanan çifte standart, tüm dünyayı çelişkiler içine sokmaktadır.

İnsan haklarını çiğneyen ülkenin küçük bir ticari, ulusal ve stratejik önemi varsa, büyük devletler, onun üzerine akbabalar gibi üşüşürler. Fakat Çin gibi güçlü ülkeler eleştiriden uzak tutulurlar. Kitle imha silahlarına sahip olduğunu ileri sürülerek Irak işgal edildi. Ama bu iddianın doğru olmadığı ortaya çıktı. Elbette Uluslararası organların kitle imha silahlarını yok etmek için elinden gelen gayreti sarf etmeleri gerekir. Çünkü, kitle imha silahları her şeyden önce insan haklarının uygulanmasına aykırıdır ve bunun da ötesinde Uluslararası İnsan Hakları Beyannamesinde ifade edilen yaşama hakkına aykırıdır. Fakat Çin de dahil olmak üzere pek çok ülkenin elinde kitle imha silahları bulunmaktadır. Bu ülkelere kitle imha silahları bulundurmalarına neden izin verilmektedir?

Bir Doğu Türkistan Türk’ü olarak her çeşit nükleer denemelerin tamamen karşısındayım. Çin, Doğu Türkistan’da 46 nükleer bomba denemesi yaptı. Sonuç olarak, etrafa yayılan radyoaktif maddeler yalnız içme suyu, temel gıda maddeleri ve hayvanları etkilemekle kalmayarak, şimdiye kadar 200.000 insanın ölümüne neden oldu. Bu durum aynı zamanda kanser hastalıkları ve sakat doğan çocuk sayısının hızla artmasına yol açmıştır.

Sonuç olarak dünyadaki pek çok temsil edilmeyen milletler, Birleşmiş Milletlerin insan hakları standartlarını adil bir şekilde uyguladığı konusundaki inancını tedricî olarak yitirmiştir. İnsan haklarında evrensel bir uygulama ve yürütme olmadığı, Birleşmiş Milletlerin seçici olduğu ve insan hakları ihlallerine yönelik taraflı bir tutum sergilediği, güvenirliğini ve dürüstlüğünü yitirdiği sonucuna varmıştır. Dünya çapında kendilerini aldatılmış, terk edilmiş ve ihanete uğramış gibi hissetmektedirler. Ümitsizlikleri, hayal kırıklıkları ve umutsuzlukları içinde bir çok temsil edilmeyen millet, kendi temel haklarını elde edebilmek ve dünya kamuoyunun dikkatini çekebilmek için tedrici olarak şiddet yollarını seçmek zorunda bırakılmıştır. Çünkü dünya kamuoyu ancak bir şiddet ve çatışma olayı patlak verdikten sonra harekete geçmektedir. Bu nedenle de şu anda dünyanın 65 ülkesinde iç çatışmalar patlak vermiştir.

Son 50 yıldan beri siyasî baskı, kültürel asimilasyon, ekonomik sömürü, ekolojik kayıplar ve ırkî aşağılamaya maruz kalan Doğu Türkistan Türkleri de bir istisna değildir. Barışçı yollarla dünya kamuoyunun dikkatini çekemeyen Doğu Türkistan Türkleri özellikle 1990’lı yıllardan sonra tedrici olarak şiddet yollarına başvurmak zorunda kalmıştır. Çin yönetimi, 11 Eylül’den sonra, Doğu Türkistan Türklerini dünya kamuoyuna "terörist" olarak lanse etmeye çalışmakla, onlara kötülük değil aslında iyilik etmiş olmaktadır. Çünkü şiddete başvuranların maksadı, şiddet yollarıyla dünya kamuoyunun dikkatini kendi problemi üzerine çekmekten ibaret idi. Ayrıca, Çin yönetiminin, tüm Doğu Türkistan Türklerini "terörist" olarak ilan etmeye çalışmasına dünya kamuoyu asla inanmamıştır.

Şiddet yöntemlerinin diğer bir sebebi de sadece başvurabilecekleri aklî yolu kalmadığı için değil, aynı zamanda işgalci devletlerin milletlere, halklara ve azınlıklara adil davranmamalarından kaynaklanmaktadır. Adaletin olmadığı yerde şiddet her zaman vardır. Şiddetin sorumluluğu bu sebeple adaleti inkar edenlerin ve insanları baskı altında tutmak ve boyun eğdirmek için şiddet kullananların ayakları altındadır.

Eğer dünya kamuoyu gerçek anlamda barış istiyorsa o zaman kendi yönetimi altındaki milletler, halklar ve azınlıkların en temel insan haklarına riayet etmek mecburiyetindedir. En temel haklarını koruyabilmek ve elde edebilmek için mücadele vermekte olan milletler, halklar ve azınlıkları sindirmek, tutuklamak, idam cezalarına çaptırmak ve onları "terörist" olarak ilan etmekle mevcut problemleri çözmek mümkün değildir.

İnsan haklarına saygı, çatışmaları önlemenin ilk önlemini teşkil eder. Böylelikle, dünya çapında insan haklarını korumak için adil ve eşit uluslararası bir sistem geliştirilmesine acil ihtiyaç vardır. Ayrıca Birleşmiş Milletler yapısının içerisinde temsil edilmeyen milletlerin kendi kaderiyle ilgili kararların alınacağı görüşmelerde kendilerini temsil edecekleri bir sistem oluşturulması hayatî önem taşımaktadır.

Diyalog, daha iyi anlaşma, işbirliği ve barış içinde bir arada varoluşun temelidir. Karşılıklı güven, diyalogsuz gelişemez ve güven olmaksızın da barışçı bir değişim de olamaz. Bu sebeple, Birleşmiş Milletler, devletlerin içlerinde yaşayan temsil edilmeyen milletlerin isteklerini sindirmek için kuvvet kullanmaları yerine diyalog başlatmaları yolunda etkili, inandırıcı ve ikna edici bir rol üstlenmelidir.

Kısaca NGO olarak tanımlanan sivil toplum örgütleri ve hükümetler insan hakları ihlallerinin nedenlerini açıklayabilecekleri yeni bir siyasî irade geliştirmek zorundadır. Bugün NGO’lar tarafından ele alınan insan hakları meselesi kişisel insan haklarının ayak altı edilmesiyle ilgili şikayetlerle sınırlıdır. Grup hakları sorununun ele alınmasında bir isteksizlik vardır. Halbuki, birçok olayda kişisel insan hakları ihlalleri daha derin bir problemin belirtisidir. Şu ana kadar bu probleme bir cevap bulunamamıştır. Güney Afrika’daki “Apartheid” yani ırk ayrımı sistemine yapılan başarılı saldırı bir istisnadır. NGO’lar ve birçok hükümetler, Güney Afrika’da tutuklanan, işkence gören ve idam edilen kişilerin haklarının ihlalleriyle ilgili şikayetlerle sinirli  kalmayarak bizzat “Apardheid/ırk ayrımcılığı” sistemini hedef almışlardır.

Bu sebepten ötürü NGO’lar ve hükümetler dünya çapında insan haklarını korumak adına verilen savaşın ancak insan hak ihlallerinin nedenlerinin belirlenmesiyle ve de temsil edilmeyen milletlerin ayakta kalabilme ve kendi kaderini tayin edebilme hakkı ihlallerinin sebeplerinin bulunmasıyla, kazanabileceği gerçeğini kabul etmelidir.


MAKALELER

ÇİN YÖNETİMİNİN "TERÖRIST" İDDİALARI
Yayın Tarihi: 16/09/2015 05:09
ÖKSÜZ VATAN.............
Yayın Tarihi: 01/08/2015 14:08
300 Uygur Türkü…
Yayın Tarihi: 01/08/2015 14:08

Bekleyiniz


2014 dtv Her hakkı saklıdır.